6 Ekim 2011 Perşembe

Yarın Herşey Değişebilir..

Bugün, nefret ettiğiniz kişiyi yarın sevebilirsiniz.
Yada bugün sevdiğiniz kişiden yarın nefret edebilirsiniz.

Bugün, güldüğünüz bir fıkra ya da bir espri yarın size çok saçma gelebilir.
Yada bugün saçma bulduğunuz şeylerin yarın önemini anlayabilirsiniz.

Bugün, çok zenginken yarın bir an da fakirleşebilirsiniz.
Yada bugün çok fakirken yarın zengin olabilirsiniz.

Bugün, koşup oynuyorken yarın sakat kalabilirsiniz.
Yada bugün sakatken yarın bir mucize gerçekleşebilir.

Bugün, etrafınız arkadaşlarla doluyken yarın yapayalnız kalabilirsiniz.
Yada bugün çok yalnızken yarın istemeyeceğiniz kadar arkadaşınız olabilir.

Bugün, hayata tutunacağınız bir neden yokken yarın bir neden bulabilirsiniz.
Yada bugün yaşamak için bir sürü nedeniniz varken yarın hepsi yok olabilir.

Bugün, sizi sevdiğini sandığınız kişinin yarın başkasını sevdiğini öğrenebilirsiniz.
Yada bugün başkasını seviyor diye düşündüğünüz kişinin yarın aslında sizi sevdiğini öğrenebilirsiniz.

Bugün, yüksek bir mevki de oturuyorken yarın sıradan bir işçi olabilirsiniz.
Yada bugün hamallık yapıyorken yarın bir holding yönetebilirsiniz.

Bugün, yaşamayı seviyorken yarın ölmeyi dileyebilirsiniz.
Yada bugün ölüm planları yapıyorken yarın hayatın çok güzel olduğunu fark edebilirsiniz.

Evet tüm bunlar gelebilir başınıza. Yarın neler yaşayacağınızı bilemezsiniz. O yüzden yapmamız gereken tek şey var "bugün"e iyi bakmak. Elimizdeki şeylerin değerini bilmek ve çok geç olmadan "seviyorum" diyebilmek. Yanlış bir şey yaptıysak eğer "özür" dileyebilmek. Çünkü hayat ertelenecek kadar uzun değil.


5 Ekim 2011 Çarşamba

54.Gün...

Bugün gidişinin 54. günü...
Oysa acın daha dün gibi hala içimde.
Yokluğunda hayatımda o kadar çok şey değişti ki..
Sabahları uyandığımda hala gözlerim seni arıyor.
Gittiğini hatırlayıp günleri lanetliyorum.
Sensiz doğan güneş aydınlatmıyor artık odamı.
Geceleri odaya girmek gelmiyor hiç içimden.
Kapıyı her açtığımda sanki hala oradasın ve içeri girişimi bekliyorsun gibi hissediyorum.
Sanki kapıyı açacağım ve sen de üstüme atlayacaksın beni öpücüklere boğacaksın gibi geliyor.
Ama kapıyı açıyorum ve sen yoksun.
O kadar boş geliyor ki odam artık bana.
Bir anda bütün eşyalar tek tek siliniyor ve o boşlukta yapayalnız bırakıyorlar beni.
Balkona bile çıkmak gelmiyor içimden.
Eğer çıkarsam gözlerimin boşluğa takılacağından korkuyorum.
Ya aşağı bırakırsam kendimi diye balkona adım atamıyorum.
Bulutları izliyorum her gün belki seni oralarda bir yerlerde görürüm diye.
Ama orada da yoksun.
Her gece rüyalarıma gelmeni diliyorum.
Orada da yoksun.
Lanet olsun!
O kadar mı kötüyüm ben.
Hak etmiyor muyum seni rüyalarımda dahi görmeyi
Hiç mi sevmedin beni yada hiç mi sevdiremedim kendimi?
Gitmene izin verdiğimi mi düşündün yoksa?
Seni sevmediğimi, istemediğimi mi düşündün yoksa?
Göremiyor musun, hissedemiyor musun nasıl acı çektiğimi yokluğunda?
Seni kendimden bile çok severken gitmene izin verebileceğimi nasıl düşünebilirsin ki.
Her gün acabalarla yaşıyorum.
Yanlış bir şey mi yaptım diye kendi kendimi yiyip bitiriyorum.
Şöyle yapsaydım belki gitmezdi, böyle olsaydı belki şöyle olurdu.
Belki.... belki... belki... keşke.. keşke.. keşke...
Her gün yiyip bitirdi beni bu belkiler, keşkeler...

Bugün yokluğunun 54. günü.
Bugün her zaman ki gibi açtım gözlerimi yeni doğan güne.
Odanın içinde gezdirdim gözlerimi.
Bıraktığın boşluğu izledim uzun bir süre.
Güneş ısıtmadı içimi bugün.
Sonbahar hissettirdi kendini, ürperterek tüylerimi.

Bugün ölümünün 54. günü.
Kapının arkasına bıraktığım beyaz ayakkabıma takıldı gözlerim bu sabah.
Onu kemirdiğin günü hatırlayıp tebessüm ettim kendi kendime.
Sana kızdığımı düşündüm sonrada.
Keşke kızmasaydım diye de düşürdüm yüzümü yere.
Fotoğrafına baktım her sabahki gibi bu sabah da.
Hani seni bulduğumuzun 2. günü yatağın üstünde minik ayıcıkla olan.
Tombik yanaklarını şişirip sırıttığın fotoğrafa.
Yine tebessüm ettim kedi kendime.
Kitaplığıma astığım tasmana takıldım sonrada.
Gözümün önünden onu aldığım gün geçti.
Sana ne kadar çok yakışacağını düşünmüştüm sevinçle.
Eve koşa koşa gelip boynuna takmıştım hemen.
Sende çok mutlu görünüyordun o gün.
Ellerimi yalayarak teşekkür etmiştin.
Ve yeniden düşürdüm yüzümü.
Gözlerime engel olamadım yine, yeniden.
Duşa attım hemen kendimi.
Her zaman yaptığım şeyi yaptım.
Doya doya, hıçkıra hıçkıra ağladım.
Duşun kapısından hiç bir şey olmamış gibi çıkıp kahvaltı hazırladım.

Bugün ölümünün 54. günü.
İçimde sanki dünmüş hatta bugünmüş gibi acı var.
İçimi yiyip bitiren bir acı bu.
Bu sabah seni her zamankinden daha çok özlemiş olarak açtım gözlerimi.
Ve her zaman ki gibi içimde kocaman bir boşlukla başladım güne..


4 Ekim 2011 Salı

Hayvanları Koruma Günü...


Bugün 4 Ekim Hayvanları koruma günü yıl 2011.

İnsan oğlu var olduğundan beri kendini geliştirmek için çabaladı. Tekerliği bulmaktan, ışığı bulmaya oradan da uzaya gitmeye varan bir başarı gösterdi. Ama maalesef hala kendilerinden güçsüz canlılara zarar vermemeyi, onların da bu dünyada yaşamaya hakkı olduğunu anlayamadılar. Bana göre bizim onlara bu dünyada yaşamaya izin vermemiz değil onların bize izin vermesi gerekirdi. Dünya var olduğundan beri onlar vardı. İnsanlar sonradan yaşam alanlarını işgal ettiler. Bizimle yaşamayı da onlar seçmediler, biz onları bizimle yaşamaya zorladık. Nasıl mı? Evcilleştirerek tabi ki.

Ormanları kendi yaşam alanlarımıza dönüştürüp betonlaştırdık, onlara yaşayacak bir yer bırakmadık. Sonrada fazlalık muamelesi yaptık. İtip kalktık, tecavüz ettik, zehirledik, yaşamamaları için elimizden gelen her şeyi yaptık. Onların da duyguları olduğunu görmezden geldik. Konuşamadıkları için hiçbir şey hissetmediklerini düşündük. O kadar kördük ki, ağladıklarını, istedikleri bir yudumluk sevgiyi, verdiğin kuru ekmek için bile sana nasıl bağlı kaldıklarını göremedik. O kadar kördük ki, nasıl acı çektiklerini göremedik. O kadar kördük ki, bizi gerçekten ve karşılıksız sevdiklerini göremedik. Biz onları itip kalktıkça bizden uzaklaşmadılar yine de inadına sıkıca sarıldılar hayata. Yanlarından geçip gidenlerden tek istedikleri kafalarını okşamalarıydı. Bunu bile çok gördük. Taşlarla kovaladık, yolumuzu değiştirdik yetmezmiş gibi tekmeledik. Onlara aksesuar muamelesi yaptık. Yanımızda süsmüş gibi gezdirdik, ilgi görmeye çalıştık onları kullanarak sonrada daha fazla dayanamayıp sokağa bıraktık. Hiç düşünmedik bile başına gelebilecekleri. Düşüncesizce mahalle aralarında hız yapan arabaları, acımasız taş atan çocukları, belediyelerin attıkları zehirleri. Hiç düşünmedik bu dünyaya geliş sebebimizi. Tanrının bize bahşettiği duyguları. Hoşgörüyü, içtenliği, sevgiyi... Sonsuz sevgiyi...

Her gün binlerce canlı işkence ve acı içinde can veriyor. Buna en çok belediyeler ve çocuklar sebep oluyor. Nasıl mı? Bebekliğinden itibaren çocuklarımızı hayvanlardan uzak tutarak ve korkutarak büyüttük. Yolda gördüğümüz hayvanları kovduk, tekmeledik. Sanki çocuğumuzu yiyecek bir canavar muamelesi yaptık. Sonra o çocuk ayakları yere bastığında sokaktaki hayvanlara işkence etmeye başladı. Kuyruğunu kesti, kulaklarını kesti, tekmeledi, taş attı. Bu yaptıkları için kimse ona kızmadı hatta eline bir sapan verdik, kuşları öldürttük. Sonrada pişirip yemesine izin verdik. Bunlar olurken biz sadece izledik. Sonra o çocuk büyüdü, okudu, adam(!) oldu. Ailesi gurur duydu, övündü çocuğuyla. Belediye başkanı oldu sonrada o çocuk. Yaptığı ilk iş de toplu katliam oldu. Sadece veterinerlerde bulunan çok güçlü bir zehir satın aldı. Satın aldığı kişi de hayvanları iyileştirmek için okumuş sonrada kendine klinik açmış bir veteriner. Sonrada o belediye başkanı tuttuğu adamlarına o zehri tavuk etlerine döktürüp bütün yeşil alanlara atmasını emretti. Onlarda yaptıkları işten hiç gocunmadılar ve görevlerini başarıyla yerine getirdiler. Sonra ne mi oldu? Canı gibi sevdiği, baktığı ve büyüttüğü çocukları yerine koydukları hayvanlarını kaybetti bir kaç aile. Sokaklardaki bütün kediler ve köpekler de dahil olmak üzere, bütün canlılar yok oldu. Bir an da ortalık hayvan mezarlığına döndü. Yarım saat sonra beyaz bir kamyonet onları sanki çöpmüş gibi topladı ve gitti. Geride gözü yaşlı aileler bırakarak.

Yıl 2011 oldu ama hala insan(!) olamadık. Hala "aç o kadar insan varken hayvanlara mı yardım ediyorsunuz" diyenler var. Hala anlayamadılar ve anlamak istemiyorlar onların ne oy verme hakkı, ne sosyal güvenceleri nede bir sendikaları olmadığını. Onların bize nasıl muhtaç oldukları. Biz verirsek yediklerini vermezsek aç kalıp seslerini çıkarmadıklarını. Anlayamıyorlar nasıl kocaman bir kalpleri olduğunu.

Şimdi tek yapmamız gereken onlara doğru bir adım atmak. Merak etmeyin sizin attığınız o bir adıma koşarak karşılık vereceklerdir. Belki dünyayı kurtaramayız ama bir canı kurtarsak, karnını doyursak yetmez mi? Gece huzurla girmez miyiz yatağımıza. Var olduğumuzdan beri doğru bir şey yapmanın sevinciyle övünmez miyiz. Bunu başarmak çok zor değil. İlla evinize de almanıza gerek yok. Eski bir kaba su ve yemek koyup hayvanların çok olduğu yerlere koymanız yeterli. Yoğurt kabı bile işinizi görür. Evdeki artık yemeklerinizi çöpe dökmektense bir canlının karnını doyurmasını sağlayabilirsiniz. Bu çok zor olmasa gerek öyle değil mi?

Herkesin hayvanları koruma günü kutlu olsun!...

3 Ekim 2011 Pazartesi

Paradise Circus


love is like a sin my love
for the one that feels it the most
look at her with a smile like a flame
 she will love you like a fly will never love you, again



mumlar etrafımı sararken, kolların boynumu sarmalı
önce sağa sonra sola salınmalı bedenimiz.
notalara tutunarak havalanmalı ayaklarımız.
tüm o düşünceler yok olmalı,
huzur ele geçirmeli ruhumuzu.
tutkuyla buluşmalı ritimler,
ellerin saçlarımı okşarken...
gökyüzüne ulaşmalıyız sonra
yıldızlar eşlik etmeli dansımıza...



2 Ekim 2011 Pazar

teşekkür ederim..


teşekkür ederim sevgilim beni uyandırdığın için az kalsın gözümü "aşk" bürüyordu...

26 Eylül 2011 Pazartesi

Deveyi diken insanı s*ken


Meğerse mutluluk gelecek kötü günlerin fragmanıymış, yeni anlıyorum...

 Tam şimdi huzura kavuşacağım, tamam şimdi mutlu olacağım her şey yoluna girecek diyorum, mutlaka bir şey çıkıyor. Neye ve kime güveneceğimi şaşırdım. İyi insanların salak yerine koyulduğu bir dünyada yaşadığımız sürece de bu böyle olacaktır.
Ben anlamıyorum herkes birbirinden şikayetçi. Herkes iyi insanların olmadığından yakınıyor ve herkesin kullanıcı olduğunu öne sürüyor. Peki herkes bu durumdan şikayetçiyse o şikayetçi olan kişilerin tam tersi olması gerekmez mi? Yani eğer iyi biriysen karşına çıkan kötülerden şikayetçi olursun öyle değil mi?

Mesela, benim karşıma çıkan erkekler ilk konuştuğumuz zamanlar hep güvensizlikten ve aldatılmaktan yakınıyorlar. Daha sonra bir şeyler yaşamaya başlıyoruz. Ben bütün duygularımı açığa vuruyorum, kendini önemli ve özel hissetmesi için elimden geleni yapıyorum, ufak hediyeler ve sürprizler yapıyorum ki bunları onun yapması lazım ama lanet olsun ki şu huyumdan vazgeçemiyorum bir türlü. Birini sevdiğim zaman  bir an da onu dünyamın odak noktası haline getiriyorum. Sonra ne oluyor dersiniz. O kızların aldatmalarından şikayetçi adam gidip beni aldatıyor. Ben o kadar sadık olduğum ve o kadar sevgimi gösterdiğim halde bunu yapıyor. Tabi beni kaybettikten sonra geri dönmeye çalışıyor olmalarından hiç bahsetmeyeyim bile. Dengesizler.

Yani ya insanlar kendilerinde olmayan bir şeyi başkalarından istiyorlar, ya da ellerindeki iyilerin kıymetini bilmiyorlar. Karşılarına hep daha da iyilerin çıkacağını düşünüp yanılıyorlar. Yani kısaca aç gözlülük yapıyorlar.

Şimdi bu durumda ya kullanılan taraf olmaya devam edeceğim, ya da karakterime uymayan bir şey yapıp kullanan ben olacağım.. Tabi ki de karakterimi değiştirmek gibi bir niyetim yok yani bu durumda hep üzülen ve aldatılan ben olacağım. Onlarda beni salak yerine koymaya devam edecekler...

Aşk Sömürüsü...


Bazen sizi sevdiğini zannettiğiniz kişi aslında sevginizi sömürüyordur nasıl mı?

Sizden yapmak istemediğiniz şeyleri hatta ısrarla "hayır" dediğiniz şeyleri yapmanızı isteyerek.
Sürekli alttan alan kişinin sizin olmanızı bekleyerek.
Sizi sadece ihtiyacı olduğu anlarda arayarak.
Size sadece sözle "seni seviyorum" deyip bunu göstermek için hiç bir şey yapmayarak.
Parasal konulardan bahsedip sizin sürekli ödeme yapmanızı bekleyerek.
Arkadaşlarıyla gezip dolaşıp yiyip içip size de sadece çağrı atarak.
Evine gittiğiniz zaman bütün işleri sizden bekleyerek.
Sizin gününüzün nasıl geçtiğiyle değil de sürekli kendi sıkıntılarından, yaşadıklarından bahsederek.
Siz onu mutlu etmek için sürekli bir şeyler yapmaya çalışırken, o hiç bir şey yapmadan bencilce davranarak.
Sürekli hasta olduğunu söyleyip şefkat duygunuzu istismar ederek.
Kendi derdinizden çok onun dertleriyle uğraşıyor ve onun için sürekli üzülüyorsanız.
Size kendini beğendirmeye uğraşmayıp, bakımsız ve düzensiz olarak.
Sizinle ilgili bir sorumluluk aldığında hemen unutarak.
Ondan bir şey istediğiniz zaman başka işleri olduğunu söyleyerek.
Onunla beraberken "bu mu yani, her şey bu mu?" diye düşünmenizi sağlayarak.
Ona ihtiyaç duyduğunuz anlarda ortalardan kaybolarak.